Yazılar
Söyleşi 5 dk okuma

Bir Çeyrek Sohbet

Hayat akıp giderken yüzleştiğimiz hususlar var; sürprizler, inişler-çıkışlar, savaşlar, kavgalar, farklı imtihanlar vb. Bütün bu yüzleşmeler ve dolayısıyla karmaşa içinde bir duruşa, bir çizgiye, bir damara ihtiyacımız var. Bugünlerde hem bölgemizde hem dünyada yaşanan olaylar, akışı bütüncül göz önünde bulundurduğumuzda bize en çok ihtiyacımız olan “istikamet”i hatırlatıyor.

#yazi#sohbet
Bir Çeyrek Sohbet

Hayat akıp giderken yüzleştiğimiz hususlar var; sürprizler, inişler-çıkışlar, savaşlar, kavgalar, farklı imtihanlar vb. Bütün bu yüzleşmeler ve dolayısıyla karmaşa içinde bir duruşa, bir çizgiye, bir damara ihtiyacımız var. Bugünlerde hem bölgemizde hem dünyada yaşanan olaylar, akışı bütüncül göz önünde bulundurduğumuzda bize en çok ihtiyacımız olan “istikamet”i hatırlatıyor.

Basit anlamda hayatımıza bir bakalım; mezar! Başka seçenek yok, varılacak son menzil orası. En az düşünülen, en fazla yok sayılan, yani plan ve programda olmayan, hedeflere girmeyen bir menzil. Daha büyük hedefi olanlar, daha büyük düşünebilenler mezardan sonrasını da hesaba katanlardır. Mezardan yani ölümden kaçanlar sonrasını zaten düşünemezler. Kabirden sonrasına da yatırım yapanlar rutin dünya işlerinin ötesine geçip ebedi yolculuğa azık biriktirirler.

Allah her birimize farklı imtihanlar ve farklı yaşamlar bahşeder. Rakam bazında baktığımızda ortalama insanoğlu üç çeyrekten oluşur. İlk çeyrek yani 25 yıl, hayatın ne olduğu tam anlaşılmaz. İkinci çeyrekte yani 50 yaşına kadar meşguliyetler esir alır bizi. Son çeyrek aslında en bereketli olabilecek, meyvenin verilebildiği evre ama eğer emeklilik moduna girmezsek.

Son çeyrek maalesef çoğunlukla bu emeklilik modunun etkisiyle verimsizliğin olduğu, kendimizi bir şeyler yapmak zorunda hissetmediğimiz, yan gelip yatacağımız bir evre gibi algılanıyor. Oysaki hayatımızın en verimli döneminde olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Yani o ebedi yolculuğa doğru giderken bir nevi son çeyreğe girmiş oluyoruz. Aslında son çeyrek bütün tecrübesizliklerin, yanlışlardan sonra hayatın neredeyse özünü yakalayabileceğimiz bir evre. Ama enteresan bir şekilde modern hayat bize ısrarla son çeyrekte dinlenmeyi, yatmayı, uyumayı, keyif çatmayı, çekilmeyi vb. şeyleri adeta dayatıyor ve bu durum biz Müslümanlarda da farkında olmadan bir pasiflik hali meydana getiriyor.

Örneğin; bizim bir grubumuz var, ismi "Hareket". Hareketin esprisi sadece bedenle ilgili bir hareket değil. Ben şuna inanıyorum; bizim bir ömür boyu hareket içerisinde olmamız gerekiyor. Tabii ki belli yaş evrelerinde daha yoğun, daha dinamik; ama belli yaş evrelerinde daha dingin ama pasif değil, yine hareketli, etken, üretken. Ve bu hareketi de sadece bedensel bir hareket gibi görmüyoruz. Bedensel hareket, zihinsel hareket, duygusal hareket ve ruhsal hareket. Buna sosyal hareketi de ekleyebiliriz.

Bir araya geliyoruz, birbirimizi görüyoruz, birbirimizden bir enerji alıyoruz. Bu enerji bizde yeni fikirler, düşünceler uyandırıyor. Tekrar bir aşkla, şevkle hayata dönüyoruz, yola çıkıyoruz. Namazlarımız ve farklı buluşmalarımızda da aslında bunu yapıyoruz. Tekrar bir enerjiyle yolumuza devam ediyoruz; çünkü gün içinde motivasyonumuz, heyecanımız düşebiliyor.

Ticaretle iştigal edenlerin iniş-çıkışları var, siyasetle ilgilenenlerin iniş-çıkışları var, bürokraside bulunanların da iniş-çıkışları var. Kısacası hayatın bütün alanlarında benzer iniş-çıkışlar yaşanıyor. Bu iniş çıkışlarda bizi kurtaracak, motive edecek, kendimize getirecek, sarsacak vesilelere ihtiyacımız var. Mesela; en sahici dostluklar, hani iyisiyle kötüsüyle, geyik muhabbetiyle, şamatasıyla, duygusallığıyla, acısıyla en perdesiz dostluklar lise ve üniversite evrelerinde çoğunlukla oluyor. Dolayısıyla bu birliktelikler çok çok kıymetli.

Ülkemizde, bölgemizde, dünyada yaşadığımız hadiseler bazen bizim bütünü kaçırmamıza sebep oluyor. Bütünlüğü kaçırmadığımız zaman aslında ortaya müthiş bir şey çıkıyor. Biz de bulunduğumuz dönemde kıymetliyiz ama bizden önce de çok kıymetliler vardı ve bizden sonra da çok kıymetliler var olacak, olmalı; biz onlara zemin hazırlamalıyız hatta.

Nasıl ki bizim ortalama üç çeyrek, dört çeyreklik bir hayatımız var; ki o bütüncül bakış bize aynı zamanda şunu söylüyor: Hayat senden ibaret değil. Hayat üç çeyrekten, dört çeyrekten ibaret değil. Senden öncekiler var. "Hocam senden önce de mezara gelenler var" demiş Nasreddin Hoca. Sen de geleceksin, senden sonrakiler de gelecek; kaçış yok. Ama bizden öncesi var, biz sadece şimdiden ibaret değiliz. Hayat devam ediyor; bizden önce de devam ediyordu ve bizden sonra da devam edecek. Biz devam eden bu hayatın 75 ya da 100 yıllık evresinde ne yaptık ne yapacağız? Bence bütün hikâye bu: Ne yaptık ne yapacağız?

"Ne yaptık ne yapacağız?” derken bazen çok abartıyoruz; sanki çok büyük işler yapmak zorundaymışız gibi. En büyük ve en çok olmak zorundaymış gibi. Allah bize neyi nasip ettiyse; mesela öğretmensindir ve sadece bir öğrenciye destek olmayı nasip edebilir, yüz öğrenciye, bir milyon öğrenciye de destek olmamızı nasip edebilir. Haşa diyebilir miyiz ki gücü bir öğrenciye yetenle, gücü bir milyon öğrenciye yardımcı olmaya yeten kişi Allah katında statü olarak farklıdır? Onun gücü bir kişiye yetmiştir, yapmış mıdır görevini? Yapmışsa aslolan budur. Mevzularımız rakam, istatistik, "Şu kadar çok yaptık, bu kadar yaptık" değil; Allah bizi hangi dönemde ne ile imtihan etmişse onun hakkını verdik mi, vermedik mi?

Allah bizi ticaretle imtihan ettiyse onun hakkını verip vermediğimize bakalım. Siyaset, vakıf-dernek, memuriyet, işçilik, başkanlık ya da üyelik fark etmez, neyle imtihan oluyorsak onun hakkını en iyi şekilde vermektir bütün mesele.

Rahmetli Esat Coşan Hoca'dan atıflaydı galiba: “Karşınıza çıkan her bir kişinin sizin cennetinize vesile olma ihtimalini düşünerek davranın” demiş. Sürekli devam eden bu imtihan aleminde; bugün ben sizinle imtihan oluyorum, siz benimle; kapıdan dışarı çıkacağız, başka imtihanlarımız olacak. Her imtihanımızı kıymetli görüp; inişli de olsa, zorlu da olsa, iyi olduğunda da sıkıntılı olduğunda da kıymetli gördüğümüzde biz kazanacağız.

İyi imtihanlarımızda, mesela başarının geldiği, paranın geldiği, makamın geldiği imtihanlarda da hakkını verebilmemiz lazım. Onu da güzel, şık, Müslümanca, bize yakışır bir biçimde -affedersiniz hani azmadan, sapmadan- ölçülü bir şekilde gerçekleştirebilmemiz lazım.

Bir yazıda yazmıştım. Türkiye'deki dindarların tarihi, imam hatiplilerin tarihi, Müslümanların tarihini de böyle ana hatlarıyla çeyrek bazlı böldüğüm bir yazıydı. O yazıdan çok kısa bahsedeceğim;

Biz 1900'lü yılların başında dağıldık. Bunun öncesi var, sebepleri var, onlara girmiyoruz. Müslümanlar olarak 1900'lü yılların birinci çeyreğinde, yani 20. yüzyılın birinci çeyreğinde öyle ya da böyle, dağıldık. İkinci çeyreğinde içe kapandık. Türkiye'yi, sadece Anadolu coğrafyasını düşünürsek, dindar insanlar dışlandı; taşraya çekildi, köylere çekildi. Köyde bile Kur'an öğrenemez, öğretemez hale geldik. Hepimizin çok iyi bildiği hikayeler; içe kapandık, kendimizi muhafaza etmeye çalıştık.

Üçüncü çeyrek, tam da imam hatiplerin başlangıç serüvenidir; yani 1950'li yıllar. Biz üçüncü çeyrekte kendimize gelmeye başladık. Toparlanmaya, yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladık. "Buradayız" dedik, "Ölmedik, yaşıyoruz" dedik. Kimi ona "diriliş evresi" dedi, kimi başka evreler dedi ve 1950'den itibaren kendimize gelmeye başladık. Taşra'dan yavaş yavaş merkeze doğru geldik. Köylerden kasabalara, kasabalardan şehirlere geldik. Büyük şehirlere doğru ufak ufak yürümeye başladık ama hep alt hizmetlerde ve statülerde bulunduk. En fazla memur, ara ara bürokrat ama kendini gizleyerek bürokrat olduk. Küçük esnaf olabildik, büyük iş adamları değil; böyle böyle hayata tekrar girmeye başladık, merkeze yöneldik.

4. çeyrekte yani 1975’lerde Türkiye'de dindarlar "Yol almalıyız, ileri gitmeliyiz, bize haksızlık edildi, Türkiye böyle olmamalı" dediler. "Ama bunun yollarından biri de siyaset yapmak, iktidara gelmek" diye düşündüler. Bunun öncülüğünü Erbakan Hoca yaptı ve iktidara gelmeye çalıştı ve geldi de. Son çeyreğin özeti; "Dindarlar bu ülkeyi yönetebilirler. Niye yönetemesinler? Niye biz yönetmeyelim? Bizim ne eksiğimiz var?" kabilinden gayet makul bir talepti. Rahmetli Erbakan Hoca iktidara geldi ama iktidarda tutunmasına izin vermediler, 28 Şubatlar yaşandı.

Yeni yüzyıla geçtiğimizde ise 2000'li yılların başlarından 2025'e kadar -ki ben asıl 2025'ten sonrasını değinmek istiyorum- Sayın Cumhurbaşkanımızın dönemi. Bir bakıma "İktidara gelmek yetmiyor, iktidarda tutunmak lazım" stratejisiyle hareket edildi. Bu yüzden diyebiliriz ki bu yüzyılın ilk çeyreği dindarların iktidarda tutunma, iktidarda kalma dönemidir.

Kritik nokta bundan sonra başlıyor. İktidara gelmek bir amaç olamaz; aslında iktidara geldiğinizde ne yapacağınız amaç olur. Tamam geldiniz; geldiniz de ne oldu veya ne olacak? Ne yapacaksınız ne yaptık? Kritik noktalardayız. Bundan sonrası öncesine göre hem çok daha önemli hem de çok daha zorlu. Çünkü şekil şartlarını yerine getirmişiz, sırada esas meselelerimiz var.

Bizim amacımız güç sahibi olmak, güçlü olmak mı olacak? Yoksa amacımız ebedi hayatımıza yatırım yapacak, dolayısıyla bu ülkeye, ümmete, bütün dünyaya aslında -ki dünya büyük bir krizde- bütün dünyaya çözümler sunacak bir yerde mi olacağız biz?

Gücümüz var, unvanlarımız var. Kaymakam olamıyorduk, Vali olamıyorduk, Bakan olamıyorduk, Cumhurbaşkanı olamıyorduk, rektör olamıyorduk; İmam Hatipli biri çıktı, Cumhurbaşkanı oldu. Daha başka ne olabiliriz ki. Yani hikâye bitmiş mi oldu? İmam Hatipleri önemseyen birinin varabileceği nihai makama erişildi. Asıl amaç bu muydu? Bundan sonra ne olacak? Asıl önemli sorular bunlar.

Bizim asıl amacımız bu değil!

Bizim asıl amacımız, 75 yıl Allah bize ömür nasip ederse, 100 yıl nasip ederse, her bir saniyesinde ve son nefese kadar rızayı bari için gayret etmek. Evet, fiziksel olarak enerjimiz azalacak ama orada da son nefesimize kadar. Rahmetli Erbakan Hoca özel sohbetlerde derdi: "Takatimizin sonuna kadar cehdetmek". 25 yaşındayım, takatim daha fazla; o kadar cehdetmek. 70 yaşındayım, takatim az; onu sonuna kadar zorlamak.

Mesela spor yaptığımda şunu net görüyorum: Allah fiziksel olarak öyle kapasite veriyor ki bize, sınırları zorladığımızda Allah sınırları açıyor, kapasiteyi açıyor. Biz kapasitemizin çok azıyla çalışıyoruz. Hani şunu deriz ya biz: "Devrelerim yandı". Devrelerin yanması şu: Bir ilmi konuya, fikri bir konuya, bir fizik-matematik çözümüne yoğunlaştığınızda, araştırdığınızda terden sırılsıklam kalkıyorsunuz; yani çok odaklanmışsınız, yani devreleriniz yanıyor aslında. Zihin açılıyor, açılmaya başlıyor; yoruluyor ama açılıyor.

Evet, yeni bir çeyreğe girdik! 2026'dayız. Önümüzdeki evre bana göre artık "iktidara gelmekmiş, iktidarda kalmakmış" evresi değil; “Muktedir” olma evresidir.

Ama bu muktedir olmayı şöyle düşünmemeliyiz: Güç, kuvvet, baskı... Bu değil.

Muktedir olmak demek gerçek anlamda her bir öğrencinin, mahallede, sokak arasındaki her bir bireyin, taşradaki, Anadolu'daki her bir vatandaşımızın dünyasına girebilmek. Oy olarak, siyaset olarak değil sadece; manevi olarak onun dünyasına girebilmek. Biz bunu başarabildiğimiz zaman gerçek anlamda muktedir olmuş oluruz.

Öbür türlü partiler, oylar iner çıkar, gelip geçer; ama biz günün sonunda insanların cennetine talip olmak durumundayız. Onların cennetine talip olurken aslında onlar da bizim cennetimize vesile olacaklar.

Bu sebeple önümüzdeki çeyreğimiz artık muktedir olmak; iktidar, güç için, para, makam için falan değil; sadece Allah rızası için insanlara ulaşmak, insanlara faydalı olmak, gayret etmek ve bir inşa sürecine geçiş yapmaktır.

Biz bugüne kadar inşayı tam yapamadık. Evet, fiziksel olarak birçok problemimizi çözdük ama gerçek anlamda insanların gönlünü, zihnini, ruhunu inşa sürecine geçemedik. Gerçek anlamda inşa sürecine geçmemiz lazım; çünkü dünya çözümsüz bir döneme girdi, dünyada çözüm yok. Bu hem çok kötü bir şey hem büyük bir fırsat doğuruyor bizim için, ülkemiz için, Müslümanlar için.

Dünya’dan haberleri; hepimiz günlük takip ediyoruz, özellikle 2026 ilk çeyreğinde İran, Körfez; 2-3 yıl öncesinden Gazze'de başlayan süreç, Ukrayna-Rusya çatışması; tam olarak insanlığın bugüne kadar savundukları, yani Batı'nın savunduğu bütün argümanlarının hepsinin çöp olduğunu, ne kadar ilkel kodlara sahip olduklarını hepimiz yaşayarak gördük.

Dolayısıyla burada bizim yeni bir hikâye oluşturmamız, yeni bir inşa sürecine girme zorunluluğumuz var. Buna odaklanmamız gerekir.

Buna odaklanırken asla şöyle düşünmeyin: "Yani benden ne olacak? Ben bir kişiyim." Değil arkadaşlar; hani kelebek etkisi derler ya, her birimizin yaptığı küçük bir şey... Bir öğrenciye yardımcı olmak, bir dua etmek, bütçemizi zorlayarak yaptığımız o küçük bağış; kanat çırpış büyük bir etkiye dönüşüyor, dalgaya dönüşüyor, bir rüzgâra dönüşüyor; bizim hiç fark etmediğimiz müthiş bir etkileşime dönüşüyor.

Biz bunu yaparken aslında zaten Allah bizden onu istemiyor; hani "Bu küçük mü, büyük mü?" diye Allah böyle bakmamızı istemiyor. "Yap" diyor, "Ver" diyor, "Kendini zorla" diyor; "Onun neticesini ben takdir edeceğim" diyor. Bazen bir garibanın verdiği yüz lira, bir zenginin verdiği bir milyon dolardan daha etkili olabilir. Hiçbir imkânı olmadığı halde bir dua eden, bir yazı yazan; sosyal medyadan hak için, istikamet için bir paylaşım yapan -nefsi için değil, daha çok görünmek için değil, Allah rızası için bir şey yapan- kişinin etkisi belki de milyonlarca dolar, on milyonlarca dolar etkiden daha fazla olabilir.

Sonucun ne olduğunu gerçekten bilemeyiz.

Yaşımız gençken düşünürdüm: "Şöyle yapacağız, şöyle olacak". Zamanla görüyor ve daha iyi anlıyor insan, kaderin üstünde kader var. Sen yapmakla sorumlusun, sen yapacaksın; onun neticesini Allah takdir edecek ve asla yaptığımızın küçük olduğunu düşünmeyeceğiz.

Bu bağlamda artık her birimizin inşa etme moduna geçmesi lazım.

İnşa etme modu şudur: Geldim, gideceğim ve bundan sonrası da var. Ben oraya ne yatırım yapacağım kardeşim? Orada evin içindeki küçük tartışmalarla mı ömrümü geçireceğim? İçinde bulunduğum derneğin içindeki küçük tartışmalarla mı ömrümü geçireceğim? Devletin içindeki küçük hesaplarla, tartışmalarla mı ömrümü geçireceğim? Bürokrasinin, siyasetin... Yoksa ben yaşadığım imtihan evresinde üzerime düşeni yapıp iyiliğin inşa edicisi mi olmalıyım?

"İyilikle kötülük bir olmaz" mealinde bir ayet-i kerime vardı. İyilik taraftarı mı olacağım, kötülük taraftarı mı olacağım? Oraya mı su taşıyacağım, buraya mı su taşıyacağım? Bütün meselemiz budur. Çok basit, sade anlamda; çünkü detaya indiğimizde çok şey var, stratejileri konuşabiliriz, şöyle olmalı böyle olmalı ama basit anlamda ben iyilerin tarafında mı olacağım, kötülerin tarafında mı olacağım?

Bir konuya daha dikkat çekmek ve uyarmak istiyorum: Bence geldiğimiz bu son çeyrekte küffar daha fazla bizi özellikle üç alanda kavgaya zorlayacak; iç çatışmaya zorlayacak. Bunlardan bir tanesi etnik: "Türk-Kürt" diyecek, "Arap-Türk" diyecek, "Fars-bilmem ne" diyecek. Dünya bir kaosa doğru gidiyor ve en dinamik yapı biziz; biz bunu kaçırıyoruz. En dinamik yapı biziz; gençlik bizde, enerji bizde. Biz kendimizi hep küçük görüyoruz ama Avrupa'yı, Amerika'yı, Orta Asya'yı her tarafı gezen biri olarak diyebilirim ki; en dinamik yapı bu topraklarda, burada, İslam dünyasında. Burası derken sadece Türkiye'yi kastetmiyorum; Orta Asya'daki genç jenerasyon da çok dinamik, Arap dünyasındaki genç jenerasyon da çok dinamik.

Avrupa cidden bitmiş durumdadır.

Bizim söylediğimiz de şöyle zannediliyor: "Klasik Batı düşmanlığı".

Dönelim dünyamıza; peki bu enerjiyi en iyi nasıl saptırabilirsiniz? Üç şeyle;

Etnik kavga yaptırırsınız, mezhep kavgası yaptırırsınız; Türkiye'de "Alevi-Sünni" dersiniz, yok "Şii-Sünni" dersiniz, enerjisini tüketirsiniz. Bir üçüncüsü de meşrep kavgası yaparsınız: "O şu gruptan, bu şu gruptan". Daha geniş düşünürseniz; yok sağcısı, solcusu, şucusu, bucusu...

Yaşadığımız evrede bizim artık Türkiye olarak sadece dindarların kendi iç meşrep tartışmalarını bırakın; ülke olarak bile iki tane kırmızı çizgimiz olmalı, bakış açımız bu şekildedir. Adam sağcıymış, solcuymuş, şucuymuş, bucuymuş... İnanın bunların önemsiz olacağı bir evreye gideceğiz. Adım adım büyük bir çatışmaya gideceğiz, bu bir felaket tellallığı değil, kaçınılmaz gerçek. O evrede hiç kimsenin sağcılığı, solculuğu bile önemli olmayacak; bırakın adam şu cemaatin mensubuymuş, bu tarikatın mensubuymuş, hiç ama hiç önemli olmayacak.

Bunların hepsini geçip bizim iki kırmızı çizgiye bence bakmamız lazım:

  1. Kişi din-iman düşmanı değilse,
  2. Kişi vatan-millet düşmanı değilse, o kişiyle kesişeceğimiz bir nokta olur. O kişinin bize bir yerde ufak da olsa ülkemize, insanlığa bir faydası olabilir diye bakmamız lazım.

Dolayısıyla yeni dönem bizim için inşa dönemi olmalı. Kendimizi tekrar inşa etmek, toparlamak...

O yüzden geldiğimiz noktada inşa sürecine, yeniden kendimizi toparlama sürecine ihtiyacımız var. Dün neydik? Bugün ne durumdayız? İşte bugün böyle bir evre yaşıyoruz. Dolayısıyla yarın ne yapacağız? Ne olacağız?


Halit Bekiroğlu

05.04.2026, Gaziosmanpaşa

(Bu metin 05.04.2026’ta Gaziosmanpaşa - GİMDER buluşmasında yapılan konuşmadan deşifre edilerek düzenlenmiştir.)